Helen Kültürü

 

 

Küçük Asya’da Helen Kültürü

Büyük İskender’in M.Ö.323’te Babil’de ölümünü izleyen üç yüzyıl içinde, dünya kültüründe daha da büyük gelişmeler oldu. Şimdi kıyıları ve sınırlarıyla Helenistik dünyanın büyük bölümünü içine alan Küçük Asya’nın halkları bu uğurda yapılanları önemli katkıda bulundular.

“Helenistik” terimi üzerinde bir parça durmamız yerinde olacaktır. Terim ilk olarak M.I.Rostovteff’in bu dönem üzerine yazdığı büyük yapıtta yeterince tanımlanmıştır. Ona göre bu terim, İskender’in Doğuyu fethederek yaratığı dünyanın sonradan bölünmesiyle ortaya çıkan devletlerin, siyasal bağımsızlıklarını korudukları süre içinde Yunanlıların yaşamın her alanında önder rol oynadıkları döneme uygulanması gereken bir sıfattır. Bu da aşağı yukarı İskender’in zamanında Augustu zamanına değin geçen süreyi kapsa. Aynı konuda daha kısa yazılmış olan W.Tarn, zamana ilişkin olarak bu terimi destekler. Tarn, öteki yazalar gibi, Helenistik sıfatının ad biçimi olarak Helenizmi uygun bir sözcü olarak kabul edip çözümlerken, uygar insanın ortak mirası olan ve Attika Yunancasıyla birliğe kavuşmuş “uygar insanın oturduğu Dünya” anlamına gelen Oikmene sözcüğünden bu kavramı nasıl oluştuğunu gösterir. Attika lehçesi şimdi bir uçtan öteki uça kullanılan ortak dil olmuştur. Kendilerini büyük dünyanın öz yurttaşları olarak duyumsayabilmek için, Akdeniz’den İndüs’e değin bütün halklarını üst sınıflarını, şimdi, Yunan kültürünün en azından temel bilgilerini edinmenin gerekli olduğunu anlıyorlardı. Çünkü, bu aynı zamanda uluslar arası tecim, özgür düşünce, ırk düşmanlığının azalması ve yetkenin değil, genellikle bilimin buyruğunda olan ahlak gibi ayrıcalıklardan pay almak demekti. Daha sonra Romalılara, en sonunda bize kalan biçimiyle dünya yurttaşlığı buydu. Şimdi bu yenidünyanın yaratılmasında Küçük Asya’nın oynanmış olduğu rolün inceleyelim.

 İskender’in ölümünden sonra, generalleri onun bıraktığı belgeler, arasında ileride batıya yapacağı seferlerin planlarını buldular; ancak hiçbir onun yerine geçip imparatorluğun tümünün yazgısını yüklenecek çapta büyük insan değildi. Çok geçmeden birbirleriye savaşa tutuşup kendilerini çetrefil ve sonu gelmez bir kavganın içinde buldular. Bu kavgada her ulustan paralı askerler, başkasının zararına kendi toprağını genişletmek isteyen komutanlara, destek oluyorlardı. Bu kargaşa sırasında , İskender’in ailesinden geride kalan, Roksane’den olma doğunu göremediği oğlu IV. Aleksandros, budala üvey kardeşi III.Phhiliğğos, Mısır’ın yöneticisi oldu ve ülkeyi Aleksandreis’dan yöneten bir hanedan kurdu. bu hanedan birbirini izleyen Ptolemaios adlı on dört kralla tam üç yıl saltanat sürdü. Eski Pers İmparatorluğunun Hindistan sınırlarına değin uzanan büyük bölümü Sele ukos’un payına düştü. O da önce, ülkeyi Dicle üzerinde kendi adını verdiği Antiokheia ( Antakya ) yönetti. Küçük Asya2nın büyük bölümü, İskender’in Phrygia satrapı yaptığı tek gözlü komutanı Antigonos’un denetimi altına girmişti. Ancal Antigonos, M.Ö. 301 yılında Afyon-Konya yolu üzerindeki İpsos’ta, Seleukos’un ordusu ve çok sayıda fille desteklenen Lysimakhos karşısında yenilgiye uğrayınca, öldürüldü. O zaman Lysimakhos’un ordusu Torosların kuzeyinde kalan ülkenin denetimini ele geçirdi. Yirmi yıl sonra Lysimakhos da eski birleşiğince temizlendi. Şimdi, üçüncü yüzyılın başında, Seleukosların imparatorluğu en geni sınırlarına eriştiğinde, bu imparatorluğu oluşturan Yunanlı ve Yunanlı olmayan devletlerin durumunu gözden geçirmek gerekiyor.

Gürültülü biçimde ülkeyi ilk kez geçen İskender’in, zaman yokluğunda ve ivedi yani fetihlerle uğraşmak durumunda olduğundan, Pers yönetiminin uygulamadan dayandığı kurumların yerine geçirebileceği bir seçeneği yoktu ülke bölge bölge satraplıklara ayrılmış, satraplıkları da komutanları yönetiyordu; eskiden Lydia’nın başkenti olana Sardeis’teki satrap hepsinin üzerindeydi. Ancak kıyıdaki özgür Yunan kentleri büyük ölçüde bu yetkinin dışında bırakılmışken, kuzeydeki yerli krallıklar ile ülkeye dağılmış bulunan eski Asya tapınak devletlerinin siyasal birliğinin gerçekleşmesi gerekiyordu.

Seleukosluların elinde bulunun satraplıkların birincisini kuzeybatıda Marmara deniziyle sınırlı, merkezi bugünkü Bandırma olan Çanakkale Phyrigia’sı idi. Ardından o sıralar Kızılırmak’a değin uzanan büyük merkezi Phrygia bölgesi; İon kentlerinden içeride kalan Lydia; ülkenin güneybatı köşesinde Karia; bütün kıyıyı ve Torosların güneyinde kalan ovayı kapsayan Kilikia; ve buradan içeride, Tuz Gölünden Fırat’a uzanan Kappadokia geliyordu. Güneyde Lykia ve Pamphylia’yı içine alan uzunca kara parçası Helenistik döneminin büyük bölümünde  Ptolemaiosların elinde kaldı. Pontos ile Bithynia’nın büyük yerli devletleri ülkenin kuzey bölümünü büyük çoğunluğunu oluşturuyor, Seleukos dünyasını Karadeniz kıyısındaki Yunan kentlerinden arıyordu. Bundan böyle bu kentlerin Helen karakteri büyük ölçüde değişiklere uğrayacaktı. Bugün Türkiye olan ülkenin en doğu kısmını Ararmenia karlığı işgal ediyordu.

Daha sonraları bu dönemde Bithynia, Phrygia topraklarına girerek bölgen doğu yarısına istilacı birleşikleri olan Galataları yerleştirdi; Kappadokia krallık oldu; birazdan görüleceği gibi, Bergama da Aiolia’dan bir par.a koparıp kendi başına devlet oldu. Seleukoslular bunlarla, Pisidia’nın boyun eğmeyen krallarıyla ve başka başka yerlerin krallarıyla sürekli çekişiyordu. Küçük Asya’da Seleukos yönetiminin en ilginç yönü, Yunan kentlerinin etki alanını genişletecek ve kentler kurarak sınırlar içindeki farklı farklı toplumların tümünü Helenleştirme girişimiydi.

Güneydeki satraplıklarda bile Asya’nın eski tapınak devletleri vardı ve bunların toprağı çoktu. Bu tapınakların dinleri genellikle Arilerden önceki büyük bereket tanrıçasına tapınmaya dayanıyordu; bu da hem yunanlıların hem de Perslerin yabancı oldukları bir şeydi. Tapınak topraklarını “ tanrının çiftçileri” ekip biçiyor, kız çocukları da tapınaklara dişi köle (yada fahişe ) olarak alınıyordu. Bereket tanrıçasına verdikleri hizmet batı düşüncesinin hep çok şaştırmıştır. Bu tapınak merkezleri batı uygarlığının ilerleyişi karşısında çok az gelirdi; Roma döneminde bile varlıklarını sürdürüyorlardı. Mitolojilerinin Pessinos Attis’i Olba Zeus’u gibi başlıca kişilikleri kimi zaman Yunan adları altında gizlense bile, Yunanlıların dinsel inançları ve tapınmaları üzerindeki doğulu etkileri, kendilerini Helenizm’e uyarlamak için yatıkları değişikliklerden çok daha belirgindi. Örneğin, Ephesos’taki Artemis kültünde eskiden “ Megabzyos” diye bilinen yüce rahip başkanlık ederdi; sözcük anlamı “ oğul arı” olan rahibin yanında kutsanmış kızlar kalabalığı olurdu. Lysimakhos zamanına değin Ephesos paralarının üzerinden arı simgesi eksik olmadı.

Seleukoslular tapınak devletlerini ortadan kaldırmaya kalkışmadılar: zaten bunun yapacak güçleri pek de olmazdı. Ancak asıl rahipler topluluğunun geçimini için gereken toprağı onlara bırakıp gerisini onlardan ayırma politikası güttüler. Büyük rahip ailelerinin önemi azalmadan sürdü ve yüzyıllar sonra bu ailelerden Hıristiyan kilisesinin piskoposları bile çıktı.

Yeni kurulan Yunan yerleşmeleri, bu yolla kazanılan toprakların yeniden dağıtımını kolaylaştırdı. Yunan askeri birliklerinin yerleşmesiyle başta biçimsiz yerli topluluklar gibi görülen bu yerleşmelerin statüsü değişmiş, çok geçmeden Asyalı nüfusu siyasal hakları tanınca, tam anlamıyla olmasa da, bağımsız kentlere benzemişlerdir. Artık Yunan eyalet merkezleri olarak benimsenmiş olan eski yerleşmelere birlikte bu yeni yerleşmelere de çağdaş Seleukoslu kralların adıyla anılan yeni adlar konmuştur. Öyle ki, Menderes Antiokhesiası’ndan başlayan yol, sırayla aynı adı taşıyan Antiokheia-Nysa , Antiokheia-Tralles ve Attiokheia-Alabanda’dan geçer. Kilikia’da Adana,Tarsus ve nehir ağzındaki Mallos kentinin hepsi Antiokheia olurken, Mopsuhesita da Sellekuseia oldu.